I usually never share music videos here but this one is super sweet! 

//

Aslinda burda hic muzik vidyolari paylasmiyorum ama bu cok guzel!

I enjoy playing around with animation loops lately. I hope this project will successfully come alive #illustration #animation #cartoons #fun designing and animating for apps are a bit more difficult than i imagined!

Bir Çinli, Bir Çinli-Amerikalı, Bir Koreli-Amerikalı ve Bir Türk Aynı Evi Paylaşırsa

Sally’le Craigslist5 aracılığıyla tanıştığımda bir hafta sonra Çin’e dönmek üzere hazırlanıyordu. Gerçek adı baskaydi ama Amerika’da kimse yabancı –özellikle Asyalıların – isimleri doğru telaffuz edemediğinden, Amerika’ya göç eden – ya da okumaya gelen – pek çok Asyalı gibi kendine İngilizce bir isim seçmişti. Sally’nin oturduğu daire East Village’in biraz üstünde Stuyvesant Town denilen bir apartmanlar sitesinin içindeydi. Evde Sally’den başka sevgilisiyle yaşayan Koreli-Amerikalı bir kız – Anna – ve Daniel adında avukat bir adam yaşıyordu. 

Sally’e daha evi görmeden ilk sorduğum soru, “Anna ve sevgilisi hep burada mı kalıyorlar?” olmuştu. Bir çiftle yaşamayı kesinlikle arzulamıyordum!

“Hayır. Onlar Eylül’de Kanada’ya taşınıyorlar! Gelecek sene içinde de evlenmeyi düşünüyorlar!” dedi Sally. “Daniel da çok çalıştığından eve neredeyse hiç uğramıyor! Ama çok iyi kalpli biridir O da!” diye ekledi. 

“Uyumlu insanlar oldukları sürece benim için bir sorun yok!” dedim. Ne de olsa bundan önce konuştuğum insanların hiç biri bende Sally kadar güven duygusu uyandırmamıştı! (Ah evet, yeri gelmişken bahsedeyim… Kedi-köpeklere alerjim olduğunu söylediğimde, eve gelen misafirlere alerjisi olduğunu söyleyen bir adam, sokakta bir türlü bulamadığım apartmanındaki daireyi kiraya vermeye çalışan yaşlı bir kadın, giyinme dolabımdan bile daha küçük bir odayı kiraya vermeye çalışan bir çift, Soho’da olduğunu iddia edip, Çin mahallesinde evini bulduğum sessiz bir mimar kadından sonra, Sally bana gökten inmiş bir melek gibi görünmüştü!)

 Sally’lerin kiraya verdikleri oda, New York standartlarına göre büyükçe, güneş ışığı alan, mobilyalı bir odaydı. Odanın tek ilginç yanı, kapıdan girince sağ duvarının, kırmızı fon üzerine pembe çiçeklerin, inci kolyelerin ve siyah beyaz kelebeklerin olduğu ilginç bir duvar kağıdıyla boydan boya kaplanmış olmasıydı. (Odaya taşındıktan sonra duvar kağıdının kapının arkasında kalan kısmında kocaman, altın rengi bir Thai Buddha’sı olduğunu fark edecektim!) Sally odayı Craigslist’ten aldığı eşyalarla döşediğinden, duvar kağıdını saymazsak zevkli denebilecek bir havası vardı. Demir işli yatak başlığı ve kırmızı duvar kağıdı, buranın Asyalı bir kız tarafından dekore edildiğini ele veriyordu. 

“Odayı bir genc kız kiralasın istiyorum ama hep erkekler geliyor bakmaya!” dedi. “Halbuki burası tam bir kız odası!”

Sally’e hak verdim, burası tam bir genc kız odasıydı! Ayrıca pencereden içeri giren güneş ışığı, baktığı orta Manhattan manzarası ve geniş hacmiyle tam da benim aradığım tarzda bir odaydı. 

Tuvalete ve mutfağa kısa bir göz attıktan sonra Sally’e dönüp, “Kesinlikle burayı tutmak istiyorum!” dedim. “Odanın enerjisini çok sevdim!”

“Ne?! Bu kadar çabuk mu? Emin misin? Daha eve doğru düzgün göz atmadın bile!”

“Evet evet eminim. Depozito filan vermemi istiyorsan hemen yarın öbür gün getirebilirim!” dedim. 

Dört gün sonra depodaki eşyalarımı Stuytown’daki 21 numaralı apartmanın 12G numaralı dairesine taşıyordum. 

12G’ye taşındığımda yan odamda erkek arkadaşıyla Anna kalıyordu - Sally bir aylığına Çin’e gitmişti. Anna iyi niyetli fakat 24 yaşında olmasına rağmen 18’miş gibi davranan, evin temizliğine hiç önem vermeyen bir kızdı. Çin’den Amerika’ya kıyafet ihracat eden bir firmada çalışıyordu. Aklı çalışan, fakat her istediği olsun isteyen bir kızdı. Gözünden hiç çıkarmadığı takma kirpikleri ve suratından eksik etmediği allığı nedeniyle kendisini doğal haliyle göremeden bizim evden taşındı diyebilirim!

Anna’nın yanındaki odada ise – bana avukat olduğu söylenen – yoğun işleri yüzünden eve taşınmamdan ancak 10 gün sonra tanışabildiğim, Daniel kalıyordu. Daniel, Berkley’den matematikle ilgili üç dalda öğrenim görmüş, üstüne bir de master okuyup 7 senede mezun olmuş bir adamdı. Matematikten sonra annesinin isteği üzerine UPenn’de hukuk okumuştu. İri yarı görünüşüne rağmen – şaşırtıcı ama – fazla yiyecek tüketmeyen, ve 30 yaşında olmasına rağmen annesinin istekleri doğrultusunda hayatına yön veren biriydi. Aklı çok şeye çalışıyordu fakat onu yönlendirecek biri olmadığı sürece, evde oturup, saatlerce video oyunu oynayabilirdi. İlginç fikirleri olduğu bir kesindi, ama çoğu zaman Daniel’ın sağ duyusu olmadığını düşünürdüm. Kışın dışarıda lapa lapa kar yağarken, üzerine geçirdiği bir t-shirtle dışarı çıkar, soğukta metabolizması çok hızlı çalıştığı için kilo vereceğini düşünürdü. Eve saçları ve kaşları buz kesmiş, kolları ve suratı kıpkırmızı olmuş bir şekilde dönerdi ama, soğuktan hiç rahatsız olmadığını dile getirirdi. 

Böyle zamanlarda, “Tanrım sen akıl fikir ver şu çocuğa!” diye dua ederdim. Kafası bu kadar çalışan bir insan, bu kadar mantıksız olamazdı!

İlginç bir şekilde annesinden dolayı temizlik takıntısı vardı. Mesela bulaşıklarını çoğu zaman yemekten sonra hemen yıkardı, tuvalete girer girmez hemen sifonu çekerdi ve koridorda eşyalarını koyduğu dolabı milimetrekaresine kadar bezle silerdi, fakat odasını hiç doğru düzgün havalandırmadığından, kapısının önünden hep nefesimi tutarak geçerdim!

Daniel’ın en garipsenecek huyu ise yatak yerine bir koltukta uyumayı seçmesiydi. Birkaç sene önce, bir arkadaşının koltuğunda üç hafta geçirdikten sonra koltukta daha rahat uyuduğuna karar vermiş, ve odasına yatak yerine büyük bir koltuk almıştı. Onu, bu konuda, normal hiçbir insanın anlayabileceğine inanmadığımdan fazla sorgulamamıştım bu koltuk sevdasını! Daniel çok iyi kalpli olsa da kesinlikle garip bir kişilikti!

Sally’le Çin’den döndükten sonra daha çok tanışma fırsatımız oldu. Onun da kafası, gelecek de ne yapmak istediği ve nasıl yapacağıyla ilgili çok karışıktı. New York’a MBA yapmaya gelmiş olmasına rağmen, sanat küratörü olmaya karar vermişti. İlk tanıştığımızda, hayatla ilgili hep bir şeylerden mutsuz ve huzursuz olan bir yapıya sahip olsa da, birlikte yaşadığımız 9 ay boyunca kendini hayata karşı güçlendirişini ve kendine yeni hedefler belirleyişini, elimden geldiğince ona destek olmaya çalışarak, mutlulukla izledim.  Birlikte geçirdiğimiz dokuz ayın sonunda Sally, huzurlu ve hayatında nereye gittiğini bilen birine dönüşüyordu.

Mezun!

Cebinizde gerçekleştirmek istediğiniz başka hayaller kalmamışsa, hayatta hayallerinizi gerçekleştirmiş olmaktan daha korkutucu bir şey olamaz!

         Üniversiteden mezun olurken, benimle birlikte mezun olan pek çok arkadaşım gibi, kendimi evrende kaybolmuş hissediyordum. Sekiz yaşında kurduğum hayallerim üniversitede Amerika’ya gelip, animasyon okumaktan ibaretti. Hayatın geri kalanının kendiliğinden yola gire(meye)ceğini düşünmeye başlamıştım. Geleceğin yola girebilmesi için vermem gereken kararlar vardı ve bunların ne tür kararlar olduğu konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Yine de bu dört senede, hayatımın geri kalanında ne yapmak istediğimle ilgili karar verirken, hayattan öğrendiğim bazı şeyler oldu:

-Dünyada daha iyi yaşanılan bir yer yokmuş. İnsan, mutlu olduğu yerde, anı yaşamayı öğrenirse en iyiyi yaşayabilirmiş!

-Mezun olduktan sonra nerede olursa olsun, dünyada iş bulmak (maalesef) kolay değilmiş, ama insan çok çalışırsa iyi bir iş bulurmuş.

-Herkesin kendine göre sorunları varmış. İnsan sorunlarını hedeflerinin önüne engel koymazsa mutlu olabilirmiş.

-Mutluluk göreceli bir kavrammış. Bazısı her şeyi olsa da mutlu olamazmış, bazısı elindekihiçbir şeyle mutlu olmayı öğrenirmiş. Bardağın hep dolu tarafını görmek marifetmiş!

-Yetenek diye bir şey yokmuş! Tutkuyla, bıkıp usanmadan çalışmanın adı yetenek olmuş. 

-İstemek yetmiyormuş! Çok istemek ve istediğini gidip almasını bilmek/aramak/araştırmak/bulmak makbulmüş. 

-Dışarının hiç susmayan sesleri arasında, içinizdeki sese kulak verip, ona güvenebilmek önemliymiş.

-Kimse kimseden üstün/akıllı değilmiş. En çok bilen, en az bildiğini de bilirmiş!

-İnsan her gün yeni bir şey öğrenmeliymiş!

-‘Yapamazsın!’ denileni yapmanın verdiği haz gibisi yokmuş. 

 Dört senede hücrelerime işlemiş bu iyimser fikirlerin ve tabii ki üniversiteden çıktığım gibi başlayan işsizliğin üzerine güzelce bir soğuk su içtikten sonra, mezuniyetin hemen ertesi günü Parsons’dan 40 kişiyle birlikte Çin’e proje yapmaya gittim. Çin’i bu blogda uzun uzun anlatmayacağım çünkü Çin’de edindiğim tecrübeler bu kitabın içine konulacak deneyimler değiller, fakat New York’a taşınmamın ardından – yani dört sene sonra – ilk defa bir ülkeden bu kadar etkilendiğimi söyleyebilirim.

Çin’den Türkiye’ye döndüğümde, Asya ve Buddizm’le ilgili öğrenmek istediğim pek çok konu hakkında fikir sahibi olmuştum. Belki Çin’e gitmeseydim, Ağustos ayında tekrar New York’a döndüğümde ev ararken karşıma çıkan bu komik insanlarla yaşamayı tercih etmeyebilirdim. 

Canlandiranlar festivaline az kaldi! Yetenek kampi basvurulari icin hala 1 mayis a kadar zamaniniz var! Www.canlandiranlar.com dan daha fazla bilgi edinebilirsiniiiz 👈🏃 #canlandiranlar

Canlandiranlar festivaline az kaldi! Yetenek kampi basvurulari icin hala 1 mayis a kadar zamaniniz var! Www.canlandiranlar.com dan daha fazla bilgi edinebilirsiniiiz 👈🏃 #canlandiranlar

Cocuklar icin bir ipad application uzerinde calisiyoruz! Cok heycanli, yorucu, kafa karistirici ama keyifli bir surec! Umarim guzel bir sey ortaya cikaririz! 

//

Working on our first ever childrens book app! Its very exciting, confusing, tiring yet fun!

Cocuklar icin bir ipad application uzerinde calisiyoruz! Cok heycanli, yorucu, kafa karistirici ama keyifli bir surec! Umarim guzel bir sey ortaya cikaririz!

//

Working on our first ever childrens book app! Its very exciting, confusing, tiring yet fun!

Dunden Yarina Dunya seminerleri icin yaptigim bir minik trailer. (ps. musteri bunu begenmedi, baska bir animasyon kullandik) 

I dont know what that is but it could be a self portrait or…. A hill with flowers and butterflies. When I was a kid series no. 2

I dont know what that is but it could be a self portrait or…. A hill with flowers and butterflies. When I was a kid series no. 2

Oh, Randy!
        Üniversite sona geçtiğimde vaktimin çoğunu 13.sokakla 6.caddenin köşesindeki bilgisayar laboratuarında geçirir olmuştum. Özellikle finaller başladığında, yaptığı projelere önem veren bir çok öğrenci geceleri burada sabahladığından, saat 12’den sonra evlere şenlik bir hava oluşurdu. Labaratuardaki yeşil, deri kaplı dinlenme koltuklarının üzerlerini yorgunluktan ağzı açık, dili dışarıda uyuyan öğrenciler kaplar, kimisi bilgisayar başında gözleri ağrıyıncaya kadar çalışır, kimisi de klavyenin üzerinde biraz kestirdikten sonra sabaha karşı uyanıp projeleri üzerinde çalışmaya devam ederlerdi. Bense çok yorulduğum zamanlar katın içinde şöyle bir dolanıp, insanların yaptıklarını göz ucuyla izlemeyi severdim. Bir yandan diğer öğrenciler neler yapıyormuş diye göz gezdirirken, bir yandan da projelerine çalışan arkadaşlarımla ayaküstü sohbet etmek hoşuma giderdi.
Yine laboratuarda geç vakitlere kadar çalıştığım bir akşam, kendime mola vermiş, bilgisayarların arasında dolaşıyordum. Saat 1’e geliyordu ve herkes çalıştığı bilgisayarlara hipnotize olmuş bir şekilde bakıyordu. Tam bu sırada, başını ellerinin arasına almış, sıkıntılı bir şekilde düşünmekte olan Randy’le karşılaştım. Randy, yüzünden – 32 telli dişlerini gösteren – gülümsemesi eksik olmayan, genelde anlattığım hikayelere abartılı tepkiler veren – mesela şaşırdığında ağzını ve gözlerini animasyon karakterleri gibi kocaman açardı- Amerika’da yaşayan Amerikalı-Asyalı bir ailenin çocuğuydu. Randy’i her gördüğümde yüzüme bir gülümseme yayılırdı, çünkü iki saniye sonra ağzından komik bir şeyler döküleceğini bilirdim. O gece, bilgisayar labaratuarında Randy’i sıkıntılı görünce yanına gittim.
“Ne haber Randy? Neyle uğraşıyorsun bu akşam bakalım?”
“Banu… Hiç sorma! Yeşil ekranda çektiğim videonun yeşil arka planından nasıl kurtulacağımı bulamadım. Bu konuda bir fikrin var mı?”
“Ah Randy, canını sıktığın şeye bak! Dur bakayım, yanlış hatırlamıyorsam biliyordum nasıl yapılacağını!”
Omzunun arkasından bilgisayar ekranına eğilip fareyi elime aldım.
“Hangi videodaki yeşil ekrandan kurtulmaya çalışıyoruz?”
Randy hemen bahsettiği dosyayı bulup açtı. “İşte burada!”
Sarı bir fon önünde çektiği, ve kendisini aktör olarak kullandığı bu videoyu birkaç defa izledikten sonra videonun üzerine tıklayıp, programın içinde her hangi bir renk oynaması yapıp yapmadığına baktım. Biraz kurcaladıktan sonra bana gösterdiği dosyanın videonun dokunulmamış hali olduğuna kanaat getirdim.
“Randy ama bu sarı fonda çekilmiş! Program bir tek yeşil ve mavi fon üzerine çekilmiş videolardan yeşil ve maviyi ayırt edebiliyor!”
“Sarı mı?” Randy şaşırmış bir halde yüzüme baktı! “Sence bu renk sarı mı?”
“Evet Randy, bildiğin sarı bu!”
Randy bir kez daha ekrana baktıktan sonra, suratına her zamanki komik Randy suratlarından bir ‘şüphe’ ifadesi koyup bana bakış attı.
Üzerinde cart sarı bir hırka bulunan, ne konuştuğumuzdan habersiz, kulağında kocaman kulaklıklarla bilgisayarda yaptığı işe gömülmüş bir kızı işaret etti.
“Hayır, benim fonum bildiğin yeşil. O kızın üzerindeki hırka ise sarı!” dedi bilmiş bilmiş.
“Evet Randy, kızın üzerindeki hırka sarı ama senin fonun da sarı!” dedim ısrarla. 
Randy ise bana dehşet dolu gözlerle bakmaya devam etti. Bunun üzerine hemen yanımızda oturan David’e döndüm. 
“David, sence bu sarı mı yeşil mi?”
David’in gözlerinden, arkadaşı Randy’i zor durumda bırakmak istemediği belliydi, yine de sessizce itiraf etti.
“Ben de söyledim kendisine, bence de sarı bu Randy.”
Randy gözlerini devirdi. “Tamam. Kabul ediyorum. Biraz sarıya kaçan bir yeşil olabilir belki ama bu kesinlikle yeşil!” Randy gördüğünün sarı olmadığından çok emindi ve onu ikna etmek imkansız gibi görünüyordu. Yavaş yavaş manasız bir tartışma içine giriyor olduğumuzun farkındaydım. Bunun üzerine yanımızdan geçen 3 kişiyi daha durdurup fonun sarı mı, yeşil mi olduğunu sorduk.
“SARI!”
Randy dışında herkes fonun sarı olduğu konusunda hem fikirdi. Randy ise kafasını yine ellerinin arasına almış, “Hayır, yeşil o fon!” diye ısrar ediyordu.
Bir anda kafamda bir şimşek çaktı.
“Randy, sence sen renk körü olabilir misin?”
Randy’le David’in bir anda gözleri açıldı. 
“Sensin renk körü! Benim gözlerimde hiçbir problem yok!” dedi Randy.
Bense nedenini anlamadığım bir şekilde Randy’nin renk körü olduğundan yüzde yüz emindim. Ama yine de bunu test etmekte yarar vardı. 
“Hayır, hayır gerçekten diyorum! Sence renk körü olabilir misin? Hiç renk körlüğü testi yaptın mı hayatında?”
Kendimi doktor gibi hissettim bir an. Demek ki küçükken okuduğum ansiklopedilerden bir şeyler kapmış olmalıydım! Hemen Google’a girip bir renk körlüğü testi açtım Randy’nin önüne. 
“Tamam o zaman, gel renk körü olmadığından emin olalım! Haydi söyle bakalım bu yuvarlakların içinde hangi rakamları seçebiliyorsun!”
Randy, başını ellerinin arasından kaldırıp bilgisayar ekranına umursamazca baktı. Hala ‘yeşil’ fonu nasıl bilgisayarda ayırabileceği konusunu düşündüğünü tahmin edebiliyordum. Gözlerini devirip bana baktıktan sonra, ona gösterdiğim yuvarlakların içindeki rakamları okumaya başladı.
        Önce mavi bir yuvarlağın içine turuncu noktalarla yazılmış ‘25’ rakamını okudu, sonra sıradan gösterdiğim yuvarlakları okumaya devam etti. 
“29, 45, 56… Ah hadi ama saçmalama renk körü filan değilim! Gözlerim gayet iyi görüyor!”
“Sen önündekileri okumaya devam et Randy! Söyle bakalım burada hangi rakam yazılı?”
Turunculu sarılı bir yuvarlağın içine hafif yeşile kaçan renklerden çizilmiş bir ‘8’ rakamını gösterdim. Bir an, Randy’nin suratı düşmüş gibi geldi. Donuk gözlerle son gösterdiğim yuvarlağa bakıyordu. Gözlerini ekrandan kaçırıp yere baktı bir an, sonra tekrar ekrana bakıp, daha önce okuduğu yuvarlakları okumaya devam etti.
“İşte 29, 45, 56… Renk körü filan değilim ben!”
“Peki bu yuvarlakta hangi rakam var Randy?”
Artık Randy’nin renk körü olduğundan kesinlikle emindim. Son yuvarlaktaki rakamı söylemesi için üsteledim. Randy ise büyülenmişcesine yuvarlağa bakmaya devam ediyordu. Yavaş yavaş gözlerinin dolmakta olduğunu fark ettim. O an içimi müthiş bir suçluluk duygusu kapladı. Gerçek yüzünden okunuyordu.
“Oh Randy! Lütfen böyle yapma. Korkmana gerek yok! Erkeklerin büyük bir kısmı renk körü doğar zaten! Evet, evet eminim… Bunu bir yerde okumuştum. Dünya üzerindeki erkeklerin %60’ı renk körüdür!” O an aklıma daha iyi bir yalan veya teselli gelmemişti. 
“Ama anladığım kadarıyla sen sadece bir tip sarı ve yeşili ayırt edemiyorsun! Çok büyük bir kaybın yok emin olabilirsin! Şimdi üzülme lütfen…”
“Öyle mi? Gerçekten dünyadaki erkeklerin %60’ı renk körü müdür?” diye merakla sordu Randy.
“Evet, evet! Sen hiç merak etme Randy, çok normal böyle bir şey olman!”
Yalanımı sürdürmeye devam ediyordum. “Ama lütfen yarın okulun doktoruna gidip, bundan kesin emin olmayı da ihmal etme! Sonuçta ben doktor değilim!” dedim.
Randy gözlerini dikmiş boş sarı fona bakıyordu. Renk körlüğünü yüzüne vuran bu sarı renge meydan okumak istermiş gibi bir hali vardı. Hala kendimi suçlu hissediyordum ama bir yandan beynim, doğru şeyi yaptığımı söylüyordu. Yavaş yavaş ortada oluşmaya başlamış sessizlikten kaçmak istedim.
“Şey… Benim ödev yapmam lazım, o yüzden gitmeliyim! Ama üzülme lütfen Randy! Yarın gider yeşil fonda çekersin videonu yine. Ayrıca sarının binlerce tonu var! Sadece birini yeşil görerek inan hiçbir şey kaybetmiyorsun!”
Randy’i dolu gözleriyle bırakıp, koşarak kendi bilgisayarıma döndüm.
“Umarım doktora gitmeyi ihmal etmez!” diye geçirdim içimden. Bunun bir özür olduğunu düşünüp saklamaya çalışmasını istemezdim. 
        Ertesi gün yakın arkadaşım Teo’dan Randy’nin doktora gittiğini ve gerçekten yeşil-turuncu renk körü olduğunu öğrendim. Teo, Randy’nin renk körü olduğunu fark etmeme çok şaşırmıştı.
“Vay! Animasyonla uğraşan birine göre kafan hiç de fena çalışmıyor!” dedi.
“Teşekkürler Teo!” dedim, “Ben de seni seviyorum!”

Oh, Randy!

        Üniversite sona geçtiğimde vaktimin çoğunu 13.sokakla 6.caddenin köşesindeki bilgisayar laboratuarında geçirir olmuştum. Özellikle finaller başladığında, yaptığı projelere önem veren bir çok öğrenci geceleri burada sabahladığından, saat 12’den sonra evlere şenlik bir hava oluşurdu. Labaratuardaki yeşil, deri kaplı dinlenme koltuklarının üzerlerini yorgunluktan ağzı açık, dili dışarıda uyuyan öğrenciler kaplar, kimisi bilgisayar başında gözleri ağrıyıncaya kadar çalışır, kimisi de klavyenin üzerinde biraz kestirdikten sonra sabaha karşı uyanıp projeleri üzerinde çalışmaya devam ederlerdi. Bense çok yorulduğum zamanlar katın içinde şöyle bir dolanıp, insanların yaptıklarını göz ucuyla izlemeyi severdim. Bir yandan diğer öğrenciler neler yapıyormuş diye göz gezdirirken, bir yandan da projelerine çalışan arkadaşlarımla ayaküstü sohbet etmek hoşuma giderdi.

Yine laboratuarda geç vakitlere kadar çalıştığım bir akşam, kendime mola vermiş, bilgisayarların arasında dolaşıyordum. Saat 1’e geliyordu ve herkes çalıştığı bilgisayarlara hipnotize olmuş bir şekilde bakıyordu. Tam bu sırada, başını ellerinin arasına almış, sıkıntılı bir şekilde düşünmekte olan Randy’le karşılaştım. Randy, yüzünden – 32 telli dişlerini gösteren – gülümsemesi eksik olmayan, genelde anlattığım hikayelere abartılı tepkiler veren – mesela şaşırdığında ağzını ve gözlerini animasyon karakterleri gibi kocaman açardı- Amerika’da yaşayan Amerikalı-Asyalı bir ailenin çocuğuydu. Randy’i her gördüğümde yüzüme bir gülümseme yayılırdı, çünkü iki saniye sonra ağzından komik bir şeyler döküleceğini bilirdim. O gece, bilgisayar labaratuarında Randy’i sıkıntılı görünce yanına gittim.

“Ne haber Randy? Neyle uğraşıyorsun bu akşam bakalım?”

“Banu… Hiç sorma! Yeşil ekranda çektiğim videonun yeşil arka planından nasıl kurtulacağımı bulamadım. Bu konuda bir fikrin var mı?”

“Ah Randy, canını sıktığın şeye bak! Dur bakayım, yanlış hatırlamıyorsam biliyordum nasıl yapılacağını!”

Omzunun arkasından bilgisayar ekranına eğilip fareyi elime aldım.

“Hangi videodaki yeşil ekrandan kurtulmaya çalışıyoruz?”

Randy hemen bahsettiği dosyayı bulup açtı. “İşte burada!”

Sarı bir fon önünde çektiği, ve kendisini aktör olarak kullandığı bu videoyu birkaç defa izledikten sonra videonun üzerine tıklayıp, programın içinde her hangi bir renk oynaması yapıp yapmadığına baktım. Biraz kurcaladıktan sonra bana gösterdiği dosyanın videonun dokunulmamış hali olduğuna kanaat getirdim.

“Randy ama bu sarı fonda çekilmiş! Program bir tek yeşil ve mavi fon üzerine çekilmiş videolardan yeşil ve maviyi ayırt edebiliyor!”

“Sarı mı?” Randy şaşırmış bir halde yüzüme baktı! “Sence bu renk sarı mı?”

“Evet Randy, bildiğin sarı bu!”

Randy bir kez daha ekrana baktıktan sonra, suratına her zamanki komik Randy suratlarından bir ‘şüphe’ ifadesi koyup bana bakış attı.

Üzerinde cart sarı bir hırka bulunan, ne konuştuğumuzdan habersiz, kulağında kocaman kulaklıklarla bilgisayarda yaptığı işe gömülmüş bir kızı işaret etti.

“Hayır, benim fonum bildiğin yeşil. O kızın üzerindeki hırka ise sarı!” dedi bilmiş bilmiş.

“Evet Randy, kızın üzerindeki hırka sarı ama senin fonun da sarı!” dedim ısrarla. 

Randy ise bana dehşet dolu gözlerle bakmaya devam etti. Bunun üzerine hemen yanımızda oturan David’e döndüm. 

“David, sence bu sarı mı yeşil mi?”

David’in gözlerinden, arkadaşı Randy’i zor durumda bırakmak istemediği belliydi, yine de sessizce itiraf etti.

“Ben de söyledim kendisine, bence de sarı bu Randy.”

Randy gözlerini devirdi. “Tamam. Kabul ediyorum. Biraz sarıya kaçan bir yeşil olabilir belki ama bu kesinlikle yeşil!” Randy gördüğünün sarı olmadığından çok emindi ve onu ikna etmek imkansız gibi görünüyordu. Yavaş yavaş manasız bir tartışma içine giriyor olduğumuzun farkındaydım. Bunun üzerine yanımızdan geçen 3 kişiyi daha durdurup fonun sarı mı, yeşil mi olduğunu sorduk.

“SARI!”

Randy dışında herkes fonun sarı olduğu konusunda hem fikirdi. Randy ise kafasını yine ellerinin arasına almış, “Hayır, yeşil o fon!” diye ısrar ediyordu.

Bir anda kafamda bir şimşek çaktı.

“Randy, sence sen renk körü olabilir misin?”

Randy’le David’in bir anda gözleri açıldı. 

“Sensin renk körü! Benim gözlerimde hiçbir problem yok!” dedi Randy.

Bense nedenini anlamadığım bir şekilde Randy’nin renk körü olduğundan yüzde yüz emindim. Ama yine de bunu test etmekte yarar vardı. 

“Hayır, hayır gerçekten diyorum! Sence renk körü olabilir misin? Hiç renk körlüğü testi yaptın mı hayatında?”

Kendimi doktor gibi hissettim bir an. Demek ki küçükken okuduğum ansiklopedilerden bir şeyler kapmış olmalıydım! Hemen Google’a girip bir renk körlüğü testi açtım Randy’nin önüne. 

“Tamam o zaman, gel renk körü olmadığından emin olalım! Haydi söyle bakalım bu yuvarlakların içinde hangi rakamları seçebiliyorsun!”

Randy, başını ellerinin arasından kaldırıp bilgisayar ekranına umursamazca baktı. Hala ‘yeşil’ fonu nasıl bilgisayarda ayırabileceği konusunu düşündüğünü tahmin edebiliyordum. Gözlerini devirip bana baktıktan sonra, ona gösterdiğim yuvarlakların içindeki rakamları okumaya başladı.

        Önce mavi bir yuvarlağın içine turuncu noktalarla yazılmış ‘25’ rakamını okudu, sonra sıradan gösterdiğim yuvarlakları okumaya devam etti. 

“29, 45, 56… Ah hadi ama saçmalama renk körü filan değilim! Gözlerim gayet iyi görüyor!”

“Sen önündekileri okumaya devam et Randy! Söyle bakalım burada hangi rakam yazılı?”

Turunculu sarılı bir yuvarlağın içine hafif yeşile kaçan renklerden çizilmiş bir ‘8’ rakamını gösterdim. Bir an, Randy’nin suratı düşmüş gibi geldi. Donuk gözlerle son gösterdiğim yuvarlağa bakıyordu. Gözlerini ekrandan kaçırıp yere baktı bir an, sonra tekrar ekrana bakıp, daha önce okuduğu yuvarlakları okumaya devam etti.

“İşte 29, 45, 56… Renk körü filan değilim ben!”

“Peki bu yuvarlakta hangi rakam var Randy?”

Artık Randy’nin renk körü olduğundan kesinlikle emindim. Son yuvarlaktaki rakamı söylemesi için üsteledim. Randy ise büyülenmişcesine yuvarlağa bakmaya devam ediyordu. Yavaş yavaş gözlerinin dolmakta olduğunu fark ettim. O an içimi müthiş bir suçluluk duygusu kapladı. Gerçek yüzünden okunuyordu.

“Oh Randy! Lütfen böyle yapma. Korkmana gerek yok! Erkeklerin büyük bir kısmı renk körü doğar zaten! Evet, evet eminim… Bunu bir yerde okumuştum. Dünya üzerindeki erkeklerin %60’ı renk körüdür!” O an aklıma daha iyi bir yalan veya teselli gelmemişti. 

“Ama anladığım kadarıyla sen sadece bir tip sarı ve yeşili ayırt edemiyorsun! Çok büyük bir kaybın yok emin olabilirsin! Şimdi üzülme lütfen…”

“Öyle mi? Gerçekten dünyadaki erkeklerin %60’ı renk körü müdür?” diye merakla sordu Randy.

“Evet, evet! Sen hiç merak etme Randy, çok normal böyle bir şey olman!”

Yalanımı sürdürmeye devam ediyordum. “Ama lütfen yarın okulun doktoruna gidip, bundan kesin emin olmayı da ihmal etme! Sonuçta ben doktor değilim!” dedim.

Randy gözlerini dikmiş boş sarı fona bakıyordu. Renk körlüğünü yüzüne vuran bu sarı renge meydan okumak istermiş gibi bir hali vardı. Hala kendimi suçlu hissediyordum ama bir yandan beynim, doğru şeyi yaptığımı söylüyordu. Yavaş yavaş ortada oluşmaya başlamış sessizlikten kaçmak istedim.

“Şey… Benim ödev yapmam lazım, o yüzden gitmeliyim! Ama üzülme lütfen Randy! Yarın gider yeşil fonda çekersin videonu yine. Ayrıca sarının binlerce tonu var! Sadece birini yeşil görerek inan hiçbir şey kaybetmiyorsun!”

Randy’i dolu gözleriyle bırakıp, koşarak kendi bilgisayarıma döndüm.

“Umarım doktora gitmeyi ihmal etmez!” diye geçirdim içimden. Bunun bir özür olduğunu düşünüp saklamaya çalışmasını istemezdim. 

        Ertesi gün yakın arkadaşım Teo’dan Randy’nin doktora gittiğini ve gerçekten yeşil-turuncu renk körü olduğunu öğrendim. Teo, Randy’nin renk körü olduğunu fark etmeme çok şaşırmıştı.

“Vay! Animasyonla uğraşan birine göre kafan hiç de fena çalışmıyor!” dedi.

“Teşekkürler Teo!” dedim, “Ben de seni seviyorum!”

Have you not met the Monsters of New York yet? 

//

New York’un canavarlariyla yoksa hala tnaismadiniz mi? Yaraticisi Sadi Tekin olan bu mini foto hikayeli canavarlar hosunuza gidebilir bence :)