Random nyc doodling :))
Saat 12’ye yaklaşınca restoranın bar kısmı yavaş yavaş dolmaya başladı. Kızlarla İtalyan erkekleri hakkında dedikodular yaparken başımı kaldırıp etrafa göz attığımda, barın etrafında gördüğüm manzara tam bir film karesi gibiydi: Bütün barın etrafı, bakımlı, güzel ve ikizlerle flört etmek için yarışan kızlarla çevrilmişti! Anlaşılan Adonislere hayran tek kızlar biz değildik. Sonradan öğrenecektik ki, bizim ikizler zaten her yıl Floransa’ya değişim programına gelen kızların gözdesi olurmuş!
Loş ışıklarla aydınlatılmış mekanın ortasında parlayan rengarenk içki şişelerinin durduğu barın önünde, Michelengelo’nun Davud heykelinin soyundan geldiğini hissettiren bir erkek düşünün. Öyle bir erkek ki, etrafındaki on farklı kızla flört edebilen fakat hepsine kendini ayrı ayrı özel hissettiren. Gözlerinde gençliğin ve çapkınlığın ateşi olan bu erkeğin hemen yanında, onunla tıpa tıp aynı güzellikte, ikinci bir erkek daha bulunduğunu hayalinizde canlandırın. Hangisine bakacağınızı şaşırdığınız, fakat gözlerinizi bu tıpatıp aynı iki insandan alıkoyamadığınız o anı zihninizde görmeye çalışın… Zamanın yavaşladığı, önünüzdeki iki insan üstü güzellikteki yaratıklardan başka her şeyin, vücudunuza dolan alkolden bulanıklaştığı ve barın içindeki bütün enerjinin bu iki insana yöneldiği bu zaman diliminin ortasında, işte o an, dünyada kendimi en mutlu hissettiğim anlardan biriydi. Yirminci yaşıma, dünyanın en büyülü kentlerinden birinde, Floransa’da, Via Ghibellina sokağının 80 R numaralı kapısının ardında girerken, dünyanın en yakışıklı iki erkeğine birden aşık olduğumu fark ediyordum!
O akşam yüreklerimizi hoplatan bir başka olay da ‘Brasillian Shot’tu. Paul bunu barda hoşuna giden – ve belli ki Salamanca’ya abone - kızlarla yapıyordu. Kızın boynuna limon sürüp, limonu kızın ağzına koyuyordu. Sonra limon sürdüğü yere tuz döküyordu. Ardından kızı boynundan öpücüklere boğduğunda tuzu da yalamış oluyordu. Kızın elinden bir tekila shot içip, ağzından limonu alıyordu. Shotu içtikten sonra da kızın dudaklarına yapışıp, bütün Salamanca’nın yürekleri ağzında kendisini izleyen kız grubunun gözleri önünde kızla uzunca öpüşüyordu!
Aşk! Sen nelere kadirsin…
Bazen bir kamburun sırtında gezersin,
Bazen bir güzelin koynunda!
Hele ki ikiye paylaştırdığın bu güzellikler,
Tek olmayı çağırır olunca,
Peşin sıra giderim hep,
Gece-gündüz aşk yolunda…
Ben ‘güzel’ insanları severim. Ama doğal güzelleri! Vücutlarıyla barışık, kalçalarının dolgunluğunu seven, kemikli burnuyla gurur duyan, gözlerinin içindeki güzelliği dışarıya yansıtabilen, kendini olduğu gibi seven güzelleri… Yataktan kalktığı gibi güne ‘güzel’ ve pozitif başlayan güzelleri. İşte bu insanlar bana Tanrı’nın yarattığı birer sanat eseri gibi görünürler. Bütün gün, çocuklar gibi, gözünüzü kırpmadan seyredebilirsiniz bu güzelleri. Ve hayat bazen karşınıza bir ‘güzel’ çıkarır, bütün hayatınız bir anda alt üst olur. Artık hayatın anlamı sizin için karşınızda duran insan(lar) olmuştur. İşte ikizlerle tanıştığım o akşam, Salamanca barında dans ederken, karşımda duran bu yakışıklı iki erkeğe çarpılırken, o anın benim için hayatımda bir dönüm noktası olduğunu düşünüyordum. Nitekim, benimle aynı fikri paylaşan yirmi beş kızla, aynı mekanı paylaşmaktaydım!
O akşam, uzun zamandan beri ilk defa bir –pardon iki- erkeğe karşı bir şeyler hissettiğimi fark edip, bu konuda bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim. Floransa’ya geldiğimden beri fotoğrafçılığa sardığımdan, aklıma onlara bu bahaneyle yanaşmak geldi. Model gibi adamlardı nasılsa! Eminim, onlara iltifat eden genç bir ‘fotoğraf sanatçısının’ teklifini geri çevirmezlerdi. Ne de olsa ‘profösyönel’ bir işten bahsediyorduk sonuçta, çektiğim fotoğraflar Türkiye’deki kadın magazin dergilerinin kapaklarını süsleyecekti! (daha neler, neler!) Aklımdan geçenleri kısaca telefonuma yazıp, ikizlerden saçı toplu olana, Paul’a uzattım ve haftaya çekime gelip gelemeyeceklerini sordum. (Bu sırada Mar ısrarlarım üzerine ikizlere isimlerini sormuştu, saçları arkada toplu olan – kendisi benim favori ikizimdi – Paul, saçını açık bırakmış olansa Marc idi ) Paul, telefonuma yazdıklarımı okuduktan sonra beni şaşırtan bir içtenlikle gülümseyip, memnuniyetle böyle bir şey yapmak isteyeceğini ama önce kardeşiyle konuşup onun da onayını almak istediğini belirtti. Ne de olsa ikisini beraber çekmek istiyordum! Doğrusu Paul’un bu kadar hızlı ‘evet’ demesine şaşırmıştım.
“Acaba başından savmak için mi ‘evet’ dedi? Böyle bir şey hakkında başka soru sormadan, nasıl hemen ‘evet’ der ki bir insan?!”
Onayına şüpheci yaklaşsam da, telefonuma cep telefonu numarasını yazıp, onu yarın aramamı söyleyince, söylediği şeyi yapacağına inandım.
SA-LA-MAN-CA ve Turini ikizleri!
Aahh… Salamanca!
Yok… İspanya’nın batısındaki Salamanca şehrinden bahsetmiyorum. Benim bahsettiğim Salamanca Floransa’nın göbeğinde! Ve eğer yolunuz Floransa’ya düşerse, kesinlikle uğramadan geçmemeniz gereken nacizane bir mekan. Via Ghibelline sokağı üzerindeki, bu küçük denebilecek İspanyol restoranının yemeklerinin lezzetli olmasının yanı sıra, Salamanca’nın en çekici yanı, barın arkasında duran ‘Turini ikizleridir’.
Floransa’ya geldiğim ikinci hafta sonu, yirminci yaş günümü kutlayacaktım. Mar’ın Floransa’ya daha önce değişim programı için gelmiş olan bir arkadaşının önerisi üzerine, Salamanca adlı restoranı denemeye karar vermiştik. İtalya’ya yeni geldiğimizden daha kimseyi tanımıyorduk, yine de küçük bir arkadaş grubuyla – Mar, Mary, Ann ve Ally – birlikte doğum günümü kutlayacabileceğım için sevinçliydim.
Salamanca, kan kırmızı duvarlarına asılmış siyah-beyaz, İspanyol artistlerin fotoğrafları ve loş, sarı ışıklarından zar zor seçilen, duvarlara boyanmış sürreal resimleriyle gerçekten, İspanya’nın göbeğinde, cosy bir restorana girmişsiniz hissi veriyordu. Kapıdan girince, karşınızda, renkli ışıklarla aydınlatılmış ‘L’ şeklinde, seksi bir bar dikkatinizi çekiyordu. Barın sağında ve solunda, işlemeli demirlerle çevrilmiş, balkonu andıran, yerden 30 cm yüksek platformların üzerine kurulmuş masa ve sandalyeler vardı.
“Bonjourno!”
Kapıda bizi karşılayan kız, rezervasyonumuz olduğunu öğrendikten sonra, onu barın arkasında kalan odaya doğru takip etmemiz için eliyle işaret etti. Girişteki odada oturtulmayacağımız için hayal kırıklığına uğramış olsam da, restoranın diğer kısmını da merak ettiğimden sesimi çıkarmadan kızı izlemeye devam ettim.
“Çok hoş bir yere benziyor! Bizi buraya getirdiğin için teşekkür ederim!” dedim Mar’a. Kızların suratlarından, onların da restorandan hoşlandıklarını seçebiliyordum!
Salamanca’nın leziz yemeklerini midelerimize indirdikten sonra bir süre de barında takılmaya karar verdik. Doğum günüm olduğu için kızlar bana yemek ısmarlamışlardı, ben de onlara, barda birer içki ısmarlamak istiyordum. Restoran daha gece klubüne dönüşmediğinden bomboş görünen barın köşesinden bir menü kapıp, ne içsek diye tartışmaya koyulduk. O sırada yanımıza, 20’lerinin ortasında, yapılı vücutlu, mavi gözlü, parlak sarı saçlarını arkada küçük bir at kuyruğu yapmış, ‘her bakan kızın yüreğini yakan’ cinsten yakışıklı bir barmen gelip ne içmek istediğimizi sordu. Barmene bakınca kalbim bir anda hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı. Karşımızda duran insan, tam bir güzellik abidesi, Tanrı’nın yarattığı sevgili kullarından biriydi! Hoş, atletik vücudundan gençlik fışkırıyor, insanın içini eriten mavi gözleriyle her birimizle ayrı ayrı flört ediyor gibiydi! Utangaç görünen ama seksi bir gülümsemesi vardı. Karşılaştığım bu insan üstü güzellik karşısında ilk şoku atlattıktan sonra kızların içmek istedikleri kokteylleri öğrenip karşımdaki gökten inme Adonis’e (Mitolojide Afrodit’in yakisikli oglu) söyledim ve içeceklerin parasını uzattım. Adonis – kızların bağırış çağırış ortaya atılıp, parayı elimden almak için her türlü gösteriye kalkışmalarına rağmen – ona uzattığım parayı, dünyadaki en seksi mavi gözlerden birini kırparak aldı. O an ruhumun, fırından yeni çıkmış pizzaların üzerindeki peynirler gibi eridiğine yemin edebilirdim!
“Ay ne kadar yakışıklı bir çocuk bu!”
İlk sesli itirafta ben bulunmuştum, artık adam benimdi! Onlar da benim kadar etkilenmişlerdi ki, Adonis’in yakışıklılığı, barda içkilerimizi beklediğimiz süre boyunca dilimizden düşmedi!…
İçkilerimizi getirdiğinde Adonis saçlarını açmış, başına ince, kahverengi bir taç takmıştı. Açıkçası bu kadar kısa sürede saçlarını değiştirmiş olmasına şaşırdık! Kızlarla Adonis’in saçlarının açık mı, toplu mu daha seksi göründüğü konusunda tartışmaya girmiştik ki, Adonis’in arkasından bir Adonis daha gelip, bana para üstümü uzattı. İkinci gelen Adonis’in saçları topluydu. Bir an herkesin kafası karıştı.
“Bunlar birbirlerine çok benziyorlar yahu!”
“Bir tek ben çift görmüyorum değil mi?”
“Aaa, bunlar ikizler!” diye ortaya atılmamla her şey yerli yerine oturdu. Daha önce bir çok ikiz görmeme rağmen Adonis(ler)le karşılaştığımızda bu kadar çok şaşırmamızın nedeni, birbirlerinin –saç modelleri hariç – tıpatıp aynısı olmalarıydı. O akşam, ikizleri daha iyi gözlemleyip, gözlerimize bir ziyafet çekmek için, içkilerimizi aldıktan sonra barın en ortasındaki sandalyelere geçtik. (devami gelicek…)
Sevdigim kim varsa, kendim de dahil,
sevebilecegi herkes de dahil sagligi iyi olsun,
Kalbi ritmini calsin, yanaklari kiraz pembesi, dudaklari bal olsun.
Teni sicak kalsin, enerjisi disina tassin,
Cigerlerinden nefes, midesinden gurultu,
bacaklarindan guc eksik olmasin.
Kani bol olsun, damarlarinda donup donup dolassin.
Sevdikleriyle bir arada olsun.
Kolu kollarina degsin, gozu gozlerinin icine baksin,
Laflari birbiriyle baslasin.
Nesi varsa bolusecek biri olsun,
nesi yoksa bulup getirecek biri olsun.
Bu birileri az ama oz olsun,
Bazilari dunyada tek olsun.
Sevgisinin tamamini harcasin,
Harcasin ki ona buyuk bir miras kalsin.
Sevmekten bikip usanmayacagi biri olsun,
Onun yeri ayri olsun.
Onu soysun, basucuna koysun ama yalan uydurmasin.
O, herseyine, her haline tek tanik olsun.
Bir hareketiyle gulduren, bir hareketiyle aglatan olsun.
Duygularin hepsi onda olsun, kalbi buna teslim olsun,
Butun sarkilar onu anlatsin, asik olsun, sirilsiklam olsun, kurumasin.
Yapmaktan bikip usanmayacagi bir isi olsun,
Ibadet eder gibi, bu kesfini hergun yeniden kutlar gibi onu yapip dursun,
Yaptikca daha iyi yaptigini gorsun, daha iyi yaptikca bunu baskalari da gorsun,
O, baskalarinin bunu gordugunu dis gozuyle gorsun,
Ic gozuyle isine baksin, nesesi bol olsun.
Kendini mutlu etsin, durduk yere neselenmek nedir bilsin,
Icinde bir sey durup durup ziplasin,
Duyduklari, gordukleri onu gidiklasin kahkaha attirsin,
Gurultu cikartsin, sacma seyler soylesin,
Cocuklukta en cok simardigi ana sik sik gidip gelsin,
Nereye gidip geldigi bilinmesin.
Degistirmek istedikleri degissin,
Eskilerini atsin, ruhunu havalandirsin,
Kapida hep kamyonu dursun,
Diledigi yere tasinsin,
Kendinden tasinmak isterse icindeki guc, disindaki sevgi ona yardimci olsun,
Bilegi, butun aliskanliklariyla, bagimliliklariyla guressin.
Bir sey ona surpriz olsun,
Gunlerinden bir gunu, bir pakete sarili olsun,
Acilinca icinden, hic beklemedigi guzel bir haber ciksin.
Bu gun 365’ten herhangi biri olsun,
Oylesine bir pazartesi, arkasinda kavusturdugu ellerinde unutulmaz bir Sali saklasin,
Oyle tahmini mumkun olmayan bir sey olsun ki bu,
Hayatin zekasini anlatsin.
Bir hayali gercek olsun,
Bir hayale gozunu yumsun,
Hayalini kendinden saklamasin,
Bir cizgi filmde oldugunu, herseyin mumkun oldugunu unutmasin.
Bu duayi okusun, kendi sesiyle duysun, duasi gercek olsun,
Her kelimesine sukretsin,
Tek satirina nazar degmesin,
Amin.
- Nil Karaibrahimgil (sanirim)
Floransa’nın göbeğinde, San Antonino Kilisesi’nin etrafına pazartesileri hariç her gün, kocaman bir Pazar kurulur. Deri çantalar, turistik eşyalar, İtalya t-shirtleri, Murano camından aksesuarlar ve İtalya’ya özgü bir çok küçük hediyelik eşyanın satıldığı bu Pazar, yerli yabancı herkesin büyük ilgisini çeker. Hele ki Floransa’yı ilkbahar/yaz sezonunda ziyaret ediyorsanız, turistlerin ve tezgahtarların arasında önünüze serilmiş birbirinden keyifli aksesuar/incik boncuk karşısında, zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmadan kendinizi kaybedebilirsiniz.
Floransa’da okul ve evimiz arasındaki her gün kullandığımız yol San Antonino pazarının içinden geçiyordu. Yepyeni çantalardan gelen deri kokusu, minik pastanelerden yükselen taze pişmiş hamur kokusuyla birleşir, her sabah aynı yoldan geçen aynı yüzleri gülümsetirdi. Sabahları tanıdık yüzler görüp, günaydınlaşmak, Türkiye’yi hatırlattığı için çok hoşuma gidiyordu. Akşamüstleri de, okuldan eve dönerken kendimi San Antonio’nun etrafında oyalanmaktan alıkoyamıyordum. Her gün göz atmayı ihmal etmediğimden, ezbere bildiğim tezgahlara yaklaşırken adımlarımı yavaşlatır, sanki o tezgaha ilk defa bakıyormuşçasına göz gezdirmekten büyük keyif alırdım. Tek rahatsız olduğum nokta, Türkiye’de olduğu gibi, arkanıza yapışan dükkan satıcılarının İtalya’da on kat daha yapışkan olmalarıydı!
“Nasıl yardımcı olabilirim hanımefendi?”
“Buyurun bizde daha çok çeşit var!”
“Pardon, siz çok güzelsiniz, nerelisiniz acaba?” diye koluma yapışmaya başladıklarında istemeden de olsa adımlarımı hızlandırırdım. Alışveriş için gezerken, yalnız kalmayı seven bir insan olmuşumdur hep.
Bir akşamüzeri, dersten çıkmış, eve dönerken, yine her gün gözüme takılan rengarenk, deri çantalara iç geçirerek bakıyordum. Arkamda, tezgahtarlar beni dükkanların içine sokmak için sıraya girmiş, birer birer laf atıyorlardı. Adamlara gülümseyerek, ince bir dille, bir şey almayı planlamadığımı belirttikten sonra, eve doğru yönelmiştim ki arkamdan birilerinin seslendiğini duydum.
“Pardon… Pardon hanımefendi!”
“Pardon güzel bayan, bir bakar mısınız?”
Bağırışlarının boşa olduğunu hissetmişlerdi ama seslenmeye de devam ediyorlardı. Arkamdan beni durdurmak için bağıran insan sayısının çoğaldığını artan seslerden çıkarabiliyordum. En sonunda içlerinden birisi, “Pardon bayan, bir şey düşürdünüz!” diye bağırınca, iç güdüsel olarak ceplerimi ve çantamı yokladım. Anahtarım ve telefonum cebimdeydi, ama bir şey düşürmüş olma ihtimaline karşılık – elimde kitaplar ve ıvır zıvır şeyler taşıyordum – bir an için arkamı dönüp, bana seslenip seslenmediklerinden emin olmak istedim. Arkamı dönmemle birlikte, arkamdan bağıran beş adam aynı anda, gözlerini devirip, ellerini kalplerine koyup hep bir ağızdan bağırdılar!
“KALBİMİİİİ!”
Etraftan birkaç insan dönüp, sırıtarak bana baktı! İnsanın böyle bir iltifat karşısında tebessüm etmemesi imkansızdı. Bu ‘romantik’ takılma karşısında ne yapacağımı bilemediğimden ben de onlara gülümseyip, başımı iki yana sallayarak karşılık verdim. Bu olaydan sonra içlerinden bir tanesi beni dükkana sokmayı başararak, çantaları göstermeye ikna etti bile diyebilirim. O zamanlar Avrupa’yı gezebilmek için her gün domates soslu makarna yemek suretiyle para biriktirdiğimden, her hangi bir çanta almam söz konusu değildi fakat Floransa’dan dönmeden yanına uğrayacağıma söz vererek yüzümde aynı gülümsemeyle dükkandan kaçtım! İtalyanlar tarafından ‘rahatsız edici’ olduğu söylenen bu samimi davranışlar bazen benim hoşuma gidiyordu. Floransa da New York gibi herhangi bir adamın, sizi hiç beklemediğiniz bir anda gülümsetebileceği şehirlerden biriydi!


